Jason Bourne, İslamı seçerse…
Eski bir Özel Operasyon subayının İslam’ın emrinde eylemlere soyunmasını anlatırken, ‘medeniyetler ittifakı’na da katkıda bulunmayı hedefleyen ‘Hain’, felsefi yanından çok aksiyonvari tarzıyla dikkat çekiyor.
Hollywood, her yeni filmle birlikte İslam’a daha da yakınlaşma derdinde. Bu, doğrusu ‘öteki’yi anlama ve onunla yaşama çabalarını da içeriyor. Ama ‘gidiş yoluna’ verdiğimiz puanlar artsa da nihayetinde problemin gerçek cevabı bulunamıyor. Çünkü siyasal İslam’ın, meseleyi ‘cihat’ olarak ortaya koyması ve ‘küffar’ı eninde sonunda yok etmeyi hedeflemesi, bir kere silahsız çözümlere imkân bırakmıyor. Bir de genel bir perspektif içinde İslam dünyasına hâkim olan yoksulluk, geri bırakılmışlık, eşitsiz gelir dağılımı ve bütün bu olumsuz tabloların düzelmesine dair umutsuzluk, ellerin tetiği uzanmasına ortam hazırlıyor. Bu durumda, Batı’nın 11 Eylül sonrası korkuları katmerleşiyor, yani bu denklem, her yeni adımda aradaki mesafeyi açıyor, medeniyetler ittifakı tezi yara alıyor.
Karşı tarafın fikri
Bu tabloda mesela ‘Krallık’ (The Kingdom) gibi filmler, soruna Rambovari bakışı yeniden üretmenin ötesine geçemiyor. Şükür ki, Rambolara hâlâ inananların sayısı az da ‘Yargısız İnfaz’ (Rendition) ya da ‘Yalanlar Üstüne’ (Body of Lies) gibi filmler daha bir kabul görüyor. Bugünden itibaren vizyona giren ‘Hain’ (Traitor) de, ikinci tür yapımlardan. Yani, meseleye karşı tarafa da mikrofon uzatarak yaklaşma eğilimi gösteren, İslam hakkında kafa patlatmış ve en azından bir fikri olan filmlerden. Ama önce konu:
İslami terör örgütlerine patlayıcı satarken düzenlenen bir baskında tutuklanan Samir Horn, içeride ‘tarafı’nı seçer ve militanlarla birlikte, Yemen’deki hapishaneden firar ettikten sonra Marsilya’ya gider. Burada genç çocuklara bomba eğitimi verirken, boş durmaz, Nice’te ve Londra’da eylemler düzenler. Bu, örgüt içindeki itibarını artırır ama öte yandan Yemen’den itibaren iki CIA ajanı peşindedir ve onun eski bir Amerikan Özel Operasyon subayı olduğunu fark etmiştir. Üstüne üstlük eski kız arkadaşını bulup, ona ait izleri derinleştirme niyetindedirler. Bu sırada başka bir sırra daha vâkıf oluruz ki…
‘Hain’, iki aşamalı bir film. İlk bölümde, Horn’un İslami çevreler içindeki yerini belirleme aşamasında, felsefi meselelerle haşır neşir oluyoruz. Daha sonrasında da, Jason Bournevari bir öykünün peşine takılıyoruz. Bu da felsefe ve aksiyonu harmanlamak anlamına geliyor. Dolayısıyla, ‘çevreci felaket’ filmi ‘The Day After Tomorrow’un senaristi olarak bilinen Jeffrey Nachmanoff’un çektiği ‘Hain’, bu yönüyle özellikle Ridley Scoot’un ‘Yalanlar Üstüne’sine yakın düşüyor. Doğrusu Nachmanoff’un hızlı ve etkileyici anlatımı, filmi rahatça izletiyor. Bu açıdan ‘Hain’in bir sorunu yok. Ama senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filmde Nachmanoff, sanki ikinci bölümde filmin derdinin ‘öteki’yi anlatmak ve daha daha yakınlaşmak olduğunu bir kenara bırakıyor (böyle bir derdin olup olmadığını bilmiyorum ama ilk bölüm, sanki varmış izlenimi doğuruyor). Sona doğru sadece aksiyona yükselerek, adrenalin yükseltmekten başka bir şey düşünmüyor ve nihayet tekrar kahramanının derdini hatırlayıp çemberi kapatıyor.
Medeniyetler ittifakı
Aslında ‘Hain, bence ‘medeniyetler ittifakı’na kendisinin de inanmadığı bir film olmuş. Ama konunun çekiciliği, böylesi bir öyküye hayat vermiş ve “Belki bu güzergâhta farklı bir şeyler de söyleyebiliriz” düşüncesi, sanki Nachmanoff’u bu projenin içine çekmiş. Ama bu filmi izledikten sonra ne Batı’nın bakışı, ne de İslamı’ın bu savaş hakkındaki haklı ve haksızlığı karşısında, yeni bir kıyıya ulaşamıyoruz. Amerikan seyircisinin, o çok sevdiği tür olan aksiyondan beslenen bu felsefi soslu yapımın ardından, kendi görüşlerinde bir farklılık olur mu, işte orası da tartışmalı. Ama film yine de bir kişiye yarıyor; Samir Horn rolündeki Don Cheadle’ın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Keza, ‘La Haine’den hatırladığımız Said Taghmaoui de, filmin etkili yüzlerinden. Guy Pearce’ı ise kuşkusuz daha iyi rollerinde izlemiştik.
Sonuç? ‘Hain’ kötü bir film değil belki ama iri laflar etmeye kalkarken, gerisini getiremiyor. Ama aksiyon izlerken pek de derin olmayan bir felsefenin peşine takılmak isteyenleri tatmin edecek bir yapım.
Uğur Vardan
Radikal